butterlies-r-free

Thursday, February 02, 2012

"Hoca" olmanın dayanılmaz hafifliği

Tarih 10 Ekim 2011. 50d'den okuldan atılma, 33'e geçebilme, kafa sayısından kadro kısıtlamaları derken öğretim görevlisi olarak atandım(k). Tarih 23 Ocak 2012. İlk kez "hocalık" şifremi aldım, ve adımı ilk kez ders programında gördüm. Heyecan, bir ağlaklık hissi, gene heyecan. İşte iki kuruşa çalışmanın verdiği sıkıntıyı hafızalardan silen bu his. Tarih 2 Şubat 2012. Bavul dolusu kitap, makale. Onlarca haftalık ders hazırlığı. Yetebilecek miyim diye sorgulamalar, daha çok daha çok bilmeliyim diye ıkınmalar.. İşte bu "hoca" olmanın dayanılmaz hafifliği..

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Monday, December 19, 2011

Anneannem öldü

Altı ay geçmiş aşağıdaki mesajın üzerinden. Gene bir Pazar sabahı, bu sefer 11 Aralık 2011 saat 14.00 suları.. Anneannemi kaybettim. Dünyalar güzeli anneannemi.. Atom karınca derdim. Koşturur dururdu. Karnın mı acıktı, dakikalar için dünyanın en güzel yemeklerini yapardı. Canın mı sıkıldı, en kısa zamanda seni rahatlatırdı. Nazar mı deydi, bir üfler-bir tükürür hiçbişeyciin kalmazdı. Bir "yavrum" derdi, herşeyi unuttururdu. Geceleri rahat çalışayım diye parmak uçlarında yürürdü. Futbol maçlarında dayılarımdan fazl heyecanlanırdı. Mis gibi kokardı, yumuşacık elleri vardı. İlkokul mezunuydu, ama dünyanın en bilge en zeki insanlarındandı. "Bak hele" diye cümleye başlar, sizi dakikalarca güldürecek esprileri yapardı. Sonra bir anda herşey sustu. Bana son kez "güzel kızım" dedi. Ama sonra baktı, tanımadı, konuşmadı, yemedi, ve nefes almadı...

Gene bir Pazar sabahı için babam yazdı:
http://ayakizim.blogspot.com/2011/12/anne.html

Anneannem, kadının doğru yaşını bulmak için yaptığı doğumları saymak gerekir derdi. Ona göre, her doğum kadını 5 yıl ihtiyarlatırdı. 6 çocuğu vardı. 6 çocuk 30 yıl ederdi. Onun yüzüne bakıp hesabın doğru olduğunu düşünürdüm. O hep yaşlı bir kadındı. İlk gördüğümde ne ise ölmeden önce de aynıydı. Hep anneanneydi. Yaşlı, köşesinde oturup dua eden, beni gördükçe torbasından ilaçlarını çıkarıp tek tek anlatan "anneanne"... Onun karşısında bacak bacak üstüne atılmaz, o dua etmeden yemeğe başlanmazdı. O kural koyucuydu, annelerimizin bile annesiydi. Anneannelik diye bir kalıp olsa, tam ona uyardı. Hani bazı zeka testlerinde çocukların önüne üç boyutlu cisimler konur ve önlerindeki aynı şekilde oyulmuş boşluklara sokmaları beklenir. Küp her zaman kare şeklindeki boşluğa girer. İşte anneannelik anneanneme böyle köşeli-kenarlı bir kalıp gibi uyardı.

Bazı kadınlar ise her zaman annedir. Anne olmak için doğmuş, anne olmak için yaşamışlardır. İlk fırsatta da anne olurlar. Annelik onlara, onlar anneliğe kalıp gibi uyar. Köşeleri, kenarları yoktur. İlle de bir şekil tanımlamak gerekse, yuvarlak bir küre veya en fazla oval bir şekil uyar onlara. Bütün anneler böyledir anlamına söylemiyorum. O, böyle bir anneydi...

Onu ilk defa Bakırköy'de, çarşı tarafından gelip Zuhurat Baba'ya doğru giderken görmüştüm. Yıllar önceydi. Onlar Bakırköy'de oturdukları için oradaydılar. Bense onların Bakırköy'de olduklarını bildiğim için... "Onların" dediğim, aslında "onun" olacak, "o" da Jale! Jale'yle birlikte çarşıdan dönüyorlardı. Yanındaki annesi herhalde dedim. Ellerinde fileler eve dönüyorlardı. Annesi olamayacak kadar ufaktı, ama belli ki annesiydi. Bazı kadınların "anne" olduğu uzaktan bile bellidir.

Sonra yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Doktor olduk, evlendik, Jale'nin yaşına 10 ekledik. Bir kaç "10" da kendiliğinden geldi, üstüne eklendi, kaldı. "Çocuklar büyüdü" derken, büyüyen önceleri boylarıydı, sonra baktık ki yaşları da büyümüş. Kendi derdimize düştük. Okul, hastane, iş, yol, trafik, nöbet, hastane, gene hastane derken zamanı unuttuk. Zaman bir yerde durmuş, bizi bekliyor sandık. Bizim "İŞ"lerimiz bitecek, bir yerden, hiçbir şey olmamış gibi devam edeceğiz zannettik. Öyle olmadı. Ne işler bitti, ne de zaman bizi bekledi. Hayatımızda neler için erken, neler için geç olduğunu hiç bilemedik. Ya da bilmezden geldik. İlk molayı aldığımızda etrafın ne kadar değiştiğini farkettik. Büyüyen sadece çocuklardı. Bizimkisi yaşlanmaktı. Televizyon, masa, iskemleler gibi vücutlarımız da yaşlanmış, önceden tanımadığımız sesler çıkarmaya başlamıştı. Önceden tanımadıklarımız sadece eklemlerimizin kıtırtıları, sırt ağrılarımız değildi. Hayatımıza yeni katılanlar da vardı. Tansiyon indi-çıktı sohbetleri, şeker şeritleri, belimizdeki yeni kıvrımlar ve alt bezleri...

Alt bezleriyle Kırım kadınlarının hayatımıza girmesi eş zamanlı oldu. Biri ötekinden daha önce olabilir, ama önemli değil. Önemli olan hayatımıza giren bu bez parçalarıyla birlikte bazı şeylerin yok olmaya başlamasıydı. Önce karşılıklı sohbetler bitti. Akıl uçuşmaları, hafıza sorunları başladı. Kimin kim olduğunu unuttu. Hatırlatmaya çalışmak beyhudeydi. Altı bezlenen kadın, kendi kendine yemek yiyemeyen bu kadın ben değilim, der gibi içine kapandı. Devamlı yürüyordu. Oturtmak, ya da yatırmak mümkün değildi. Aylarca yürüdü. Sonra aniden vazgeçti, durdu. Artık yatmak zamanıydı. Neden yürüdüğünü hiç bilemedik, neden durduğunu da...

Yataktan hiç kalkmadığı, etrafla da ilgisinin pek kalmadığı günlerden birinde, bir gece rüyamda onu gördüm. Üzerinde beyaz gömlek, altında kırmızı puantiyeli beyaz, veya beyaz puantiyeli kırmızı bir etek vardı. Yanında bir kadınla birlikte merdivenden iniyordu. Ben aşağıdaki kapıdan eve girmiş yukarı çıkıyordum. Elinde defter veya kitap gibi bir şey vardı. İşaret parmağıyla birşeyler gösteriyor, "işte buradan gideceğiz, yolu biliyorum" diyordu. Yanından geçerken durdu, bana baktı. Eli hala kitabın üzerindeydi. Göz göze geldik, beni tanımadı. Tanısaydı, benim hiç "anne" diyemediğim kadar dolu dolu; "yavrum" derdi, "Yavrum, sen gir içeri, biz gidiyoruz. Senin için nohutlu pilav yaptım" Tanımadı. Ben onu tanıdım. Saçları son gördüğümden daha beyazdı. Başörtüsü yoktu. Onlar uzaklaşırken ben eve girdim. Boştu. Her girdiğim odada birisi var gibi hissediyor, fakat kimseyi göremiyordum. Eşyalar ve tanıdığım kokulardan başka bir şey kalmamıştı.

Kemet ülkesinin adalet ve düzen tanrısı Ma'at, kafasında devekuşu tüyü taşırmış. Bu tüy iyiliği, hakikati ve doğruluğu temsil edermiş. Osiris'in mahkemesinde, terazinin bir kefesine ölen kişinin yüreği, diğer kefesine Ma'at'ın tüylerinden biri konur, tartılırmış. Rivayet o ki; yürek tüy kadar hafifse, sahibi ölümsüz yaşama hak kazanırmış. Ma'at denildiği kadar adaletliyse eğer, bu sefer tüy harcamamıştır sanırım. Şöyle bir bakıp, sen geç demiştir. Nesini tartsın? Karşısındaki ufacık kadının yüreği bedeninden büyük, fakat en hafif tüyden daha hafifti...

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Friday, August 12, 2011

5 Haziran 2011 Babaannem öldü...

5 Haziran 2011..
Öğlen 12-12.30 civarıydı..
Babaannem öldü..
Kaldı geriye dört küçük günay..

Babamın yazısını paylaşmak istedim: http://ayakizim.blogspot.com/2011_06_01_archive.html

ANNEM

Gezmeyi çok severdi, bir yerlere gitmeyi...

Adalara gideceğiz desek, önce o hazır olurdu. Gezmeyi severdi, nasıl gideceğini hiç düşünmeden gitmek isterdi. Bıraksalar kalkıp giyinir, süslenir, herkesten önce yola çıkardı.

İnatçıydı. "Döndüğünde sana ihtiyacım kalmayacak!" derdi Nezire'ye. Nezire onun son dört yılında hergün başında olan bakıcısıydı.
- Yürüyeceğim ve seni kovacağım.

Geçirdiği felç olayından sonra, 44 yıldır bekliyordu yürümeyi. Yıllardır evinde tek başına yaşıyordu, bir o, bir de bakıcı kadınlar. Çoğu Kırım'lıydı. En fazla bir sene dayanıyordu bu kadınlara. Ona sormadan iş çeviriyorlardı. Kadınlar dayanmak zorundaydı, ama o değildi. İyileşecek, çatır çatır yürüyecek ve tüm kadınları kovacaktı (erkekler kalabilir!). Kadın dediğim, bakıcı kadınları. Yoksa Safinaz kalabilirdi. Son zamanlarda Jale de kalabilecekler arasına girmişti. Bu kadınlar onu zorla yıkıyor, yıkanırken de gelip orasına burasına vuruyorlardı. Saçını da onlar kesmişti. Kalkacak ve hepsini kovacaktı. Yapmak istedi mi yapar, gitmek istedi mi giderdi. Hani, Osmanlı kadını denen cinsten...

Bu sefer de öyle gitti. Günlerden pazardı. O gün gideceğini o da bilmiyordu biz de. Nezire'den salı günü için mantı pişirmesini istemişti. Yıllardır salı akşamları annemin evinde toplanır, birlikte yemek yerdik. Son zamanlardaki favorisi pizza partileriydi.
- Eşref, sen pizzaları al, ben parasını veririm. Tolga da gelsin.

Eşref'in oğlu Tolga diğer favorisiydi. Diğer demekten amacım, benden sonra geldiğini anlatabilmek için. Yattığı yerden, sol tarafta olan odaları Tolga'ya vermişti! Halbuki sol tarafta sadece tek bir oda vardı. Son zamanlarda, gençliğinde hiç olmadığı kadar cömertti!
- Bu odalar senin, derdi Tolga'ya.

Demek ki o salı akşamı mantı yenecekti.
- Mantı sert olmasın, dedi. Mantıyı onun yaptığı gibi değil, kendi istediği gibi yapmasını istedi.

Bu evde herşey onun istediği gibi olmalıydı. Ocak onun istediği kadar açılmalı, biberler onun istediği boyda olmalı, onun istediği bardaklarla çay içilmeliydi. Çayı ya İlhan, ya da Yalçın demlemeliydi. Gönül çay demleyemezdi. Zaten iki bardağı da o kırmıştı. Ama altını en iyi o temizliyordu. Ondan vazgeçemezdi. Bir de İlhan'dan. Parmaklarıyla saydı, iki gün sonra üç aylığını getirecekti. İlhan nerede? Son görüşünde ona, baş ve işaret parmağını birbirine sürterek, para işareti yapmıştı.
- Ona kaç kere "hepsini birden getir" dedim, dedi.

Yoksa getirmiş miydi? Aklı karıştı. Yanındaki torbaya baktı, bulamadı. Ceplerini karıştırdı, gene bulamadı. Ne aradığını unutmuş, sadece karıştırıyordu. Cepleri de aklı kadar karışıktı. Televizyonunun önünden geçen kara adamlar karıştırmıştı aklını... İlhan; ayetül kürsi oku, giderler demişti. Ayetül kürsi okudu, kara adamlar gittiler. Süslenmek istedi. En güzel kolyesini, mavi taşlı yüzüğünü taktı. Maviyi severdi. Mavi saatine baktı. Sadece bakmış olmak için baktı. Çalışıp çalışmadığını anlamadı. Mavi saat hep elinin altında dururdu. Bir randevusu varmış da geç kalacakmış gibi, devamlı saate bakardı, bir de takvime.

Yatakta doğruldu ve
- sen bir yere gitme, dedi Nezire'ye. Kovmaktan epeydir vazgeçmişti.
Sırtı ağrıyordu. Nezire'den onu oturtmasını istedi.
- İlhan beye haber vereyim mi? diye sordu Nezire.
- Hayır verme.
- Yatırayım mı?
- Yatır, dedi. Zaten yatıyordu. Son bir yıldır hemen hiç kalkmamıştı. Gene de yatmak istedi, yorgundu. Yatmak istedi, yatmak ve rahatlamak...

Annemin ki yatıp da gitmek gibi bir şey oldu. Nezire telefon ettiğinde gittiğini anladım. Bastonu kapının kenarında duruyordu. Belli ki almadan gitmişti. Yıllar boyu hep yürüyeceğini söyledi. Yürüyüp gidecekti. Kararlıydı. Yapamayacağını zannediyordum, onu da yaptı. Biz koluna girmedik, hiç bir yerinden tutmadık. Tutamadık. İnat etti, kendi başına, bastonunu bile almadan kalktı ve gitti.

Akşamları annemin ondan daha önce yatmasını istermiş babam. Yatağı ısıtsın diye. Annem de gider, babamdan önce yatağa girermiş. Bu sefer tam tersi oldu. Önce babam gitti yatmaya, sonra annem.

Mukadder Günay, 1924 (Tikveş) - 2011

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Wednesday, February 16, 2011

Doktor oldum!!

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, November 30, 2010

mısır: tanrıların evi orion'da














Photographs by Zeynep Gunay

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

oktapodi

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

skhizein


Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Sunday, September 05, 2010

Seviyor - Sevmiyor

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Thursday, April 22, 2010

gel şehir git şehir / come city go city

Doktora mı? Aynen böyle işte: Gel Şehir Git Şehir:


İllustrasyon: Evrim Kavçar

Labels: , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, November 10, 2009

Atatürk Öldü, Biliyor musun?

Atatürk öldü,
biliyor musun?

on kasımlarda ayrı bir umutla doluyorum..
ne eşsiz bir ülke.. ne eşsiz bir adam.. ne eşsiz bir halk..
saat dokuzu beş geçe tam o anda tüm yurtta benim gibi birilerinin de sadece bir tek şeyi düşündüğünü hissetmek.. sokakları çınlatan o tüyleri ürperten siren sesiyle uyanın demek.. tek vücut olmak.. tek akıl olmak..
hiçbir zorlama olmadan, yasa/yönetmelik olmadan insanların sadece kendi vicdanları ile gökyüzüne bakarak saygı duruşunda bulunduğunu görmek.. çöpçüsünden tır şoförüne, öğrencisinden öğretmenine, iş adamından sahilde spor yapan kadınına..
eleştiriyorlar hala duvarlarımızda asılı atatürk portlerini veya bahçeleri süsleyen büstleri.. bizim ne büste ne porteye ihtiyacımız var.. biz her on kasımda saat dokuzu beş geçe kendi büstümüzün önünde saygıyla eğiliyoruz.. umut doluyoruz.. yalnız olmadığımızı bir kez daha hissediyoruz.. her on kasımda saat dokuzu beş geçe insanlarımı görünce sokaklarda sessiz gözleri gökyüzünde ülkemin hiçbir zaman karanlığa teslim olmayacağını bir kez daha anlıyorum..
on kasımlarda ayrı bir umutla doluyorum..

Mutlaka bak:
http://video.milliyet.com.tr/Ataturk-oldu-biliyor-musun_1_32755.htm?auto=1

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, September 15, 2009

The Shine: David Helfgott

It was the year of 1996. I met one of the most extraordinary figures of life: David Helfgott.. And his Rachmaninoff and his "shine" (by Scott Hicks). I still keep one of the writings on this movie and on this great man: Ahmet Altan's "Third Piano Concerto". This article affected all my life as the movie itself. Everytime i touch to my piano, i still remember "that" feeling.. And yesterday, i went to the concert of David. It felt like the next scene of the movie. He was shining and we were full of hope.

"Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı imzalı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum.

Çıplak ayaklarının altında keskin pürtüklükayalıkları, her seferinde 'belki de bu son'diyerek hissedip kendini bir uçurumdan aşağıya, bir avuç gözüken denize bırakan Amazonlar'ın o yabani çocukları gibi korkudan ürpererek bırakırım kendimi uçurumlara.

Siz bir sonsuza doğru düşmeyi bilmiyorsunuz, sonuncu kez olup olmadığını bilmeden ciğerlerinize doldurduğunuz geniş bir solukla, gözleriniz serin bir rüzgarla yanarken, dimdik korkuyla ve şehvetle titreyerek bir uçuruma uçmayı bilmiyorsunuz siz. Hayatınız kıymetli, hayatınızdan daha kıymetli bir şeyiniz yok çünkü.

Koynunuzda altı imzalı boş mukaveleler taşıyorsunuz, küçük bir kumarbazın işaretli kağıtları dağıttığı gibi dağıtıyorsunuz onları ve her seferinde kaybediyorsunuz bütün küçük kumarbazlar gibi.

Siz o filmi gördünüz mü? Hayatından geleceğinden, ailesinden ve aklından vazgeçmek pahasına o 'üç numaralı konçerto'yu çalan piyanistin filmini gördünüzmü siz?

Rachmaninov'un 'üç numaralı piyano konçertosunu' Rachmaninov'un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, 'çalarken ruhuma dokundunuz'dedirten ve sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, 'piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak 'üç numaralı konçertoyu' çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi?

Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu? Gizlilerde bir yerde böyle bir soru saklıyor musunuz; bir gün lazım olur da belki sorarım diye, hayatınızn bir bölümünde böyle bir soru hazırlayıp koydunuz mu bir yanınıza?

Siyah smokini, bağlı olduğu baştan bağımsız ayrı bir canlı gibi kıvır kıvır uçuşan saçları ve kalın gözlükleriyle piyanonun başına gelip parçayı çalmadan önce gözlüklerini çıkartarak keskin bir bıçak gibi simsiyah parıldayan piyanonun üstüne koyan genç çocuğun, dokunduğu her notayla geleceğinden ve hayatından bir parçayı tuşlara bıraktığı o konserde, olağanüstü bir duyarlılıkla çaldığı parçanın bitiminde kendisini ayakta alkışlayan kalabalığın önünde selam verirken yıkılıp kalıvermesini görmelisiniz. Bir insanın hayatından kıymetli ne var ki, onun uğruna, bir piyano parçası için hayatını veriyor diye sormalısınız.

Ruhunda ve aklında ne varsa, hepsini son katresine kadar 'üç numaralı konçertonun'ışıltılı tınılarına terk eden çocuğun zaten kırılgan olan iç dünyasının, bir zümrüdüanka yumurtası gibi çatlayıp kendi içindeki büyülü kuşun üstüne çökmesini ve çocuğun o parçayı çaldıktan sonra on yedi yılını akıl hastanelerinde geçirmesini anlamak zor, eğer hayatınızda daha kıymetli birşey yoksa.

Sizin hayatınızda çalmak için uğruna hayatınızı vereceğiniz bir 'konçerto'yok mu? 'İşte bunun için yakarım geleceğimi' dediğiniz bir parça bulunmuyor mu repertuarınızda? Yoksa eğer bu, hayatınızda hayatınızdan daha kıymetli bir şey bulunmuyor demektir.

Kolay anlaşmalar yaparsınız o zaman.Budalalar karşısında susar, zorbalar karşısında eğilirsiniz. Koşumları yalandan, kırbacı çıkarcılıktan yapılmış arabalara koşulursunuz siz de. 'Hayır'demeyi unutursunuz. Herkese dağıtısınız o lanet olasıca boş mukavelelerinizi. Katiller efendiniz olur, sahtekarlar padişahlık taslar size, kulaklarınız artık hiçbir müziği duymaz, ruhunuz kayalara çarpıp terk edilmiş eski bir gemi gibi yosunlanıp çürümeye koyulur ve ortak bayağılıkların içinde atarsınız kulaçlarınızı. Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır. Taşınması zor bir yük olur. O boşluğu saklamak için siz de başlarsınız yalanlara, ne kadar boşalırsa hayatınız o kadar çok yalan söyler, cakalanırsınız ve boş bir hayatı taşımanın aslında nasılda büyük bir akıllılık olduğunu anlatmaya koyulursunuz.

Biliyormusunuz, romantiklerin sonuncu büyüğü denilen Rachmaninov, besteciliğinin yanı sıra çok da önemli bir piyano virtüözüydü, çocuk yaşında saraylarda konserler vermeye başlamıştı.Dokuz yaşındayken gittiği bir asilzade konağında çaldığı bir parçanın orta yerinde daha etkileyici olmak için esas çarpıcı akoru basmadan önce ellerini tuşların üstünden kaldırıp biran beklemişti ve o sırada müzikten pek de anlamayan yaşlı bir kontes çocuğun parçayı unuttuğunu sanıp şefkatli bir sesle, 'istersen daha iyi bildiğin birşey çal' demişti.

Daha iyi bildiğiniz birşey çalmak istermisiniz yaşlı konteslerin şefkatine sığınıp? Yoksa müzikten anlamayanların şefkatini reddedebilecek misiniz? Uğruna geleceğinizi mahvedeceğiniz, akıl hastanelerine, hapishanelere, sefaletlere düşeceğiniz bir 'üç numaralı konçertonuz' var mı? 'Ben bunu çalacağım'dediğiniz bir parça.'Bunu çalacağım ve başka da birşey çalmayacağım'dediğiniz bir konçerto için kamaşıyor mu yüreğiniz, parmaklarınız kıpır kıpır oynaşıyormu içinizde? 'Hayat bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' deyip vuruyormusunuz hayatın akorlarına, konçertonun bir ucundan girip öbür ucundan ter içinde ve çıldırarak çıkıyor musunuz?

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim.
Bir yazı, bir aşk, bir isyan.

Belkide bu son kez diyerek Amazon'un o yabanıl çocukları gibi her yanımda kayaların keskin pürtüklerini hissederek bırakacağım kendimi bir uçurumun dibinde küçücük gözüken denize, gözlerim rüzgardan yanacak ve şehvetle titreyecek içim.Suya çarptığımda ince bir ok gibisaplanacağım derinlerine ve eğer çıkabilirsem yeniden suyun üstüne, ıslak sakallarımla gülümseyeceğim ve edepsiz bir oğlan çocuğu gibi övüneceğim size 'hayatımda daha kıymetli şeylerim var' diye.
Şayet sizde gülümserseniz, çırılçıplak ve baştan aşağıya ıslak tutacağım ellerinizi, 'çalın'diyeceğim, 'çalın şu üç numaralı konçertoyu'.
Bir uçurumdan uçarak basacaksınız tuşlara.Ter içinde ve çıldırmanın kenarında dolaşarak, sevişir gibi hayatı yakıp bir hayatı doğuracaksınız.
Bütün mukaveleleriniz parça parça olup kuş tüyleri gibi savrulacak havaya.
Hayatla yaptığınız bütün anlaşmaları yırttığınızda ve 'başka birşey çalmayı'reddettiğiniz de, işte o zaman anlayacaksınız belki de hayatın ne olduğunu.
Ve piyanistin, bir canavarı yutup çıldıran o çocuğun, niye o 'üç numaralı konçertoyu'çaldığını.
"

Ahmet Altan, Milliyet Gazetesi, 1996

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Saturday, August 08, 2009

Prizren: Merhaba Rumeli!

Merhaba Rumeli!

Siz hiç, açık havada, ayaklarınızın altından nehir akarken film seyrettiniz mi?
Ben dün seyrettim.
Prizren’in açık hava müzesini andıran tarihi dekorunda, serin bir yaz gecesinin mehtabı altında, Akdere üzerine kurulmuş bir platformda belgesel izlemenin keyfini tattım.
Kosova’nın Priştina’dan sonraki ikinci büyük şehri olan Prizren’e, belgesel festivali “Docufest”in jüri üyesi olarak geldim.
Çok görüp geçirmiş bu küçük şehrin, normalde kullanılmayan bir tanecik sineması var. Ama Kosovalı gönüllüler festival için kentin her köşesini sinema haline getirmişler.
Bahçelerde, dere boylarında kurulu perdelerde, tahta iskemleler üstünde, çevrede salkım saçak toplaşmış biletsiz seyircilerle, hem çocukluğumuzun açık hava sinemalarının unutulmaz sefasını anımsıyor, hem Avrupa ve Balkan sinemasının en yeni belgesellerini izliyoruz.
* * *
“Osmanlı neydi”yi merak eden, ilkin Prizren’i görmeli...
Kent merkezi sayılan Şadırvan’da dolaşmalı; Terzi mahallesini, Muhacir’i, Körağa’yı, Tuzsuz’u turalamalı, kaleye tırmanmalı, Mehmet Paşa Hamamı’na göz atmalı, 500 yıllık Bayraklı Camii’nde namaz kılmalı...
Kentin Arnavut kaldırımlarında, dar sokaklara kurulu iki katlı beyaz kerpiç evlerin arasında dolaşırken “celdim, çittim” diye güzelim bir Türkçe konuşanlara kulak kabartmalı...
Düğün musakkasını, kuzu gömlek sarmasını, Paşa köftesini, etli biber dolmasını tatmalı...
Osmanlı’nın belki de en iyi korunmuş bu mirasçısında, bir arada yaşamanın sırları ve sınırları üzerine kafa yormalı...
* * *
Sadece Türkçe konuşarak gezebileceğiniz bir kent burası... Arnavut bakkal, Sırp taksi şoförü, Boşnak terzi “Günaydın”ınıza “Günaydın”la karşılık veriyor.
Ama Kosovalı Türkler de Arnavut komşusunun selamını onun diliyle cevaplıyor. Böylece bu tarihi şehir, herkesin birbirinin dilini konuştuğu, derdini paylaştığı, dinine hürmet ettiği zengin bir kolaj haline geliyor.
Dünyaya bir arada yaşam örneği olabilecek bir kolaj...
Ama aynı deneyim bize, kışkırtıldığında bu eşsiz gökkuşağının nasıl bir depremin fay hattına dönüşebileceğini, birbirinin bahçesinde çamaşır kurutan, çocuklarını aynı sınıflarda okutanların nasıl bir anda birbirlerine kıyasıya düşman hale getirilebileceğini de kanıtlıyor.
Bu yönüyle hem cennetin krallığını yaşamış Kosova hem cehennemin karanlığını...
* * *
78 yaşındaki Ziynet Şilik ikisini de görmüş bunların...
Osmanlı’nın çekilişine, o trajik Balkan göçüne yetişememiş, ama Halveti dergâhının karşısındaki 450 yıllık evinin penceresinden, ikinci harpte şehrin işgal edilişine şahit olmuş. Sonra Partizanların devrini, Yugoslavya’nın dağılışını, Sırpların tırmanışını yaşamış.
“Miloş”un birlikte yaşamı torpilleyişini, komşunun komşuya düşman edilişini, NATO bombardımanını, Türk askerinin alkışlarla şehre gelişini, Sırp komşularının şehri terk edişini görmüş.
Şimdi Tito devrini özlüyor; ama çoğu Kosovalı gibi uydu anteninden Türk televizyonlarını, “Elveda Rumeli”yi, “Acı Hayat”ı izliyor. “Mehmetçik FM”den Türkçe şarkılar dinliyor.
* * *
Bağımsızlıklarına ilk omuz veren Türkiye’ye karşı hem büyük sevgi var burada; hem de büyük beklenti...
Osmanlı’nın 500 yıl hükmettiği, dilini “medeniyet dili” olarak benimsettiği Kosova’da halkın çoğunun konuştuğu Türkçe resmi dil olmaktan çıkmıştı.
Şimdi Türkiye, yıllar önce acılar içinde “Elveda” dediği Rumeli’ye şimdi sadece askeriyle değil, yatırımıyla, ihraç mallarıyla, restorasyon projeleriyle, sanatı, kültürü, radyosu, televizyonu, okulu, kursuyla yeniden “Merhaba” diyor.

Can Dündar
Milliyet / 8 Ağustos Cumartesi 2009

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Sunday, August 02, 2009

Zencefil / Ginger


Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, July 14, 2009

Nabucco and Babel Hanging Gardens

13 Temmuz 2009 Pazartesi günü hükümetler arasında imzalanan anlaşmayla başlayan NABUCCO boru hattı projesi'nin benim için en ilginç yanı adı idi. Bu merakamı giderdim en sonunda:

Nabucco, Chaldea hanedanından Babil kralının adı olup, özellikle tapınaklar, yollar, sulama kanallarının yanı sıra karısı Semiramis hatırına M.Ö. 7. yüzyılda Babil'in asma bahçelerini inşa ettirdiği söylenen II. Nebukadnezar'ın diğer bir adı.

Bir de,
Nabucco, Verdi'nin 1841 tarihinde tamamladığı yahudilerin Babil’den kendi yurtlarına geri dönüşünü anlatan eseri. Ayrıca, Verdi’ye ilk büyük başarısını getirmiş.

II. Nebukadnezar, imparatorluğun sınırlarını Suriye'den Mısır'a dek genişletmiş (M.Ö. 605) ve Kudüs'ü almış (M.Ö. 587). (Babamdan öğrendiğime göre) o dönemde Kudüs'te yaşayan doktorlar, bilim adamları Babil'e getiriliyorlar.. Ve Tevrat'ta yer alan bilgileri de Babil'de Sümer yazıtlarından öğreniyorlar. Geri dönüp Sümer yazıtlarından kendi dinlerinin temelini oluşturuyorlar..

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Claudia Haas’ın ardından Müze Adaları için Çıkarımlar

Yeni Mimar, Temmuz 2009:
Claudia Haas’ın ardından Viyana’dan İstanbul’a Müze Adaları için Çıkarımlar
Zeynep Günay

1990’larla beraber kültürün kentsel gelişme ve mekansal yeniden yapılandırma stratejileri için gündem oluşturmaya başlaması ile yerel yönetimlerin müzelerden beklentileri fazlasıyla büyüdü. Müzelere olan ilginin artması ile birlikte, müzelerin “21. yüzyılın alışveriş merkezi” olma durumu ise toplumun büyük bir kesimini rahatsız eder konuma geldi. Bu rahatsızlığın kökeninde, müzenin bir kültür mekanı olmasının ötesinde hızla bir eğlence ve tüketim mekanına dönüşmesi tehlikesi/endişesi yatıyor. Dönüşümle beraber müzenin yeni rolünün ve kullanıcılarının ne ve kimler olması gerektiği ile ilgili aydınlatılmayı bekleyen sorular gündeme taşınıyor. Viyana Müze Adası (The MuseumsQuartier Wien) ise, İstanbul’da Topkapı Sarayı ve yakın çevresi için tasarlanan Sur-i Sultani Müzeleri Stratejik Planı’nın gündeme geldiği bu günlerde yukarıda bahsedilen soruların tartışılabileceği bir örnek teşkil ediyor. Ben de Santral İstanbul’da 19 Haziran 2009’da gerçekleştirilen Müze ve İletişim Konuşmaları kapsamında “Viyana'nın Müze Meydanı ve İzleyicileri - Bir Başarı Öyküsü” başlıklı konuşmasında Viyana Müze Adası’nın kuruluş ve gelişim sürecini anlatan, Müze ve Kültür Kurumları Danışmanı, LORD Cultural Resources İmtiyazlı Ortağı ve Viyana Müze Adası’nın önemli kurumlarından olan ZOOM çocuk müzesinin kurucusu Dr. Claudia Haas ile müzelerin değişen yüzünü konuşmak üzere biraraya geldim.

Viyana, 1990’larda orta Avrupa’da yaşanan politik dönüşüm, Avusturya’nın Avrupa Birliği’ne üyeliği ve devamında genişleme süreci ile birlikte bölgede gelişen rekabet ekonomisinin başlıca aktörlerinden biri haline geliyor. Küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan dönüşüm eğilimleri, Viyana’nın bu rolünü koruması için kent profilinin ve vizyonunun yeniden tanımlanması gereksinimini yaratıyor. Avrupa Birliği fonları ile de desteklenen bu yeniden tanımlanma sürecinin en önemli parçalarından birini, 2003 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen tarihi kent merkezi Hofburg’da yer alan ve kentin kültürel mekanlarının bir uzantısı olarak planlanan Viyana Müze Adası oluşturuyor.

Anafikri, Avusturya kültür peyzajının demokratikleştirilmesi, yeni bir kültür mekanı yaratılması ve kültürel katılımın artırılması olan Viyana Müze Adası’nın ilk adımları aslında 1920’li yıllarda atılıyor. Sergileme ve depolama alanı olarak kullanılan ve köhneme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılan, kentin en önemli uluslararası ve ulusal miras alanlarından olan barok kraliyet ahırlarının, içindeki 19.yüzyıldan kalma endüstri yapılarıyla beraber yeniden işlevlendirilmesi ve kente kazandırılması fikri ilk ortaya çıktığında, alan için öncelikle alışveriş merkezi ve otel gibi farklı kullanımlar düşünülüyor. Kentin potansiyelini yeniden keşfeden yerel yönetimlerin piyasalaşma sürecinde tarihi kent merkezini gayrimenkul sektörüne tahsis etmesiyle tartışmaların hız kazandığı bir dönemde, 1989 tarihinde bir mimari yarışma açılıyor. Viyana Müze Adası, yarışmayı kazanan Avusturyalı mimarlar Ortner & Ortner’in, alanı bir müze kompleksine dönüştürme projesi ile hayata geçiriliyor. Müze Ada’sının mimari formu veya tarihi kent merkezi ile bütünlüğü gibi konularda medya grupları, korumacılar, akademisyenlerin başı çektiği tartışmalar sonucunda, proje birkaç kez değiştirilip 2001 tarihinde bugünkü şeklini alıyor.

Bugün dünyanın en büyük on kültür kompleksinden biri olan ve 145 milyon avroya malolan Viyana Müze Adası, 60.000 metrekarelik kullanım alanına sahip. Kırkı aşkın kurumun yer aldığı adanın önemli kurumları arasında Leopold Museum, the MUMOK (Museum of Modern Art Ludwig Foundation Vienna), the KUNSTHALLE, the TanzQuartier, Quarter 21 ve ZOOM yer alıyor.

Müzefili vs. Müzefobi? Claudia Haas yerel yönetimlerin kültüre ve özellikle müzelere artan ilgisinin, diğer bir deyişle “müzelerin yeniden keşfinin” nedeni olarak dünyada ve Avrupa’da kentlerin rekabete ve dolayısıyla turizme odaklı olmasını gösteriyor. Turizm, günümüzde kentler için en önemli gelir kaynağı ve Haas’a göre turistlere sunacak bir şeyiniz yoksa rekabet edemezsiniz. Bugünün turistleri, müzelerden çok fazla şey bekliyor. Günümüzde turistlere sadece koleksiyonları görmek yetmiyor; iyi yemek yemek, iyi alışveriş yapmak ve kaliteli zaman geçirmek istiyorlar. Amaç, rekabet avantajını turistlerin ihtiyaçlarını karşılayarak kullanmak, diyor Haas. Çünkü ona göre bir müzenin başarısı çektiği turist sayısı ile ilişkili. Bu yüzden de politikacıların, eğer akıllılarsa (!), müzelerin sahip olduğu kapasitenin farkına varmaları gerektiğini ekliyor. Dönüşümden rahatsız olan kesim için Haas, eğlenceye olan eğilimin bu kadar korku ve endişe yaratmaması gerektiğini söylüyor: Kentlerin karşı karşıya kaldığı rekabet baskısının benzeri, müzeler için de geçerli. Müzeler, rekabet (/daha çok turist çekmek) için daha iyi koleksiyonlar, daha iyi programlar, daha iyi etkinlikler sunmak zorundalar. Müze koleksiyonlarının böyle bir ortamda öneminin ve önceliğinin azaldığı yargısı doğru sayılabilir; ancak unutmamak gerekiyor ki müzecilik pahalı bir iş ve müzeleri ayakta tutan yan gelirler.

Kentin özneleri vs. Kentin ziyaretçileri? Rekabet ve yeniden yapılandırma stratejilerinin, Korhan Gümüş’ün deyimiyle “kentin özneleri” yerine “ziyaretçilere” göre tasarlanması ile ihtiyaç ve beklenti piramitlerinin tersyüz olması doğal. Müzelerin en önemli sorumluluklarından biri, kentin öznelerini (halkı) kendi kimlikleri ile buluşturmak ve onlara eğitim ve bilgilenme, dolayısıyla aydınlanma olanağı tanımaktır. Bu yüzden İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ulusal müzelere giriş bedavadır ve bu yüzden müzeleri daha önce kullanmamış kesimin çekilme oranı, müzelerin başarısı için değerlendirme ölçütü olarak kabul edilir. Viyana Müze Adası’nın da en önemli başarılarından biri genciyle yaşlısıyla, alt gelirlisiyle üst gelirlisiyle, Viyanalılar için yeni bir çekim merkezi, buluşma ve paylaşım mekanı yaratma şansını yakalamış olması. Ancak Haas, toplumsal sorumluluğun Viyana örneğinde başarı ile işletilemediğini söylüyor. Buna bir örnek 8000 gencin “kamusal mekanı kullanma haklarını” savunmak üzere başlattıkları protesto ile gündeme geldi. Geçen yıl turist sayısının 3,5 milyona ulaştığını belirten Haas, bu rakamın neredeyse %60’nın sadece Müze Adası’nda yaratılan kamusal mekanı kullandığını belirtiyor. Buna karşın Müze Adası Yönetimi, bu potansiyelin kurumlara yansımaması nedeni ile kamusal mekanda yeme-içmeyi yasaklıyor ve yanlarında yiyecek getiren iki genci kovuyor. Bunun üzerine kovulan gençlerin başlattığı protesto, 8000 gencin Viyana Müze Adası’nda eyleme geçmesiyle son buluyor. Başlıklar heyecan verici: “Burası, bizim oturma odamız!”.

Ada vs. Ötesi? Kentsel gelişme ve yeniden yapılandırma stratejilerinin başarısında en önemli unsurlardan biri “iletişim”: aktörler arası iletişim, kullanıcılar arası iletişim, kurumlar arası iletişim, kurumlarla kullanıcılar arası iletişim, kent parçaları arası iletişim, vb. Haas’ın tanımladığı ve Viyana Müze Adası’nın misyonunda da belirtildiği üzere, kentin diğer kültürel mekanları ile bağlantı sağlanması, yeni ve yenilenen mimarinin kombinasyonunun sağlanması, kültürel çeşitliliğe dayalı deneyselliğe ve değişime açık mekan yaratılması, kültürel mekanın yönetiminde otonom ancak bütünleşik ve yaratıcı yönetim mekanizmalarının kurgulanması Viyana Müze Adası’nın başarısı için en önemli faktörler. Viyana Müze Adası, kentin diğer kültürel mekanları ile bağlantısını, tarihi merkezde ve mevcut kültürel çekirdekte yer alması nedeniyle sağlamış durumda. Bu bağlantıyı, yeni ve eski mimariyi tarihi kent merkezinde bütünleştirerek bir adım daha ileri götürüyor. Ancak, uygulama safhasına gelene dek projenin, tarihi merkeze ve bu uluslararası ve ulusal ölçekte değerli miras alanına uygunsuz yapılaşma önermesi nedeniyle yol açtığı toplumsal eleştiriler ve protestolar, ve bu protestoların yönlendirmesi ile birlikte projenin tarihi kent merkezi ile bütüncül bir yapı kazandığı unutulmamalı. Mekansal olarak sağlanan bu bağlantı, kurumlar arası iletişim ve etkileşim söz konusu olduğunda Haas’a göre yetersiz. Viyana Müze Adası ile yaratılan çekim merkezi, çevresindeki büyük ölçekli müzeler için olumlu etki yaratmış olsa da, küçük ölçekli özerk müzeler için olumlu etki yarattığını söyleyemiyor Haas. Küçük ölçekli kurumlar, yaratılan bu rekabet ortamında güçlerini kaybediyorlar. İletişimin yeterince sağlanamadığı diğer bir grup ise halk. Halk ve kurum arasında sağlanması gereken iletişim ne kadar güçlü olursa kültürel mekanın başarısı da o denli sürdürülebilir kılınmakta. Haas’a göre hedef kitlenin, proje başlamadan tanımlanması gerekiyor: Kimlerin müze adasını kullanması isteniyor? Bu grubun ihtiyaçları ve beklentileri neler? Bu grubun müzeleri kullanmasını sağlamak üzere neler sunulmalı? Dünya örneklerinde gördüğümüz gibi bunun bir yolu “odak grup” çalışmaları ve teşvikler. Kültürel mekanın yönetimi konusunda da endişelerini dile getiriyor Haas. Özerk ancak bütünleşik olarak tanımlanan yönetim modeli, devletin baskın rolü yüzünden hasar alıyor. 145 milyon avroluk toplam bütçenin %85’ini karşılayan devlet, müze kurumları üzerindeki baskısını koruyor. Kiralarını ödemek, yeni koleksiyonlar sergilemek gibi müze faaliyetleri için kendi kaynaklarını yaratmak zorunda olan müze kurumları da müzecilik dışında yan faaliyetler ve etkinlikler ile bu boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Bu noktada Haas önemli bir soruyu yineliyor: Kamusal bir mekan olan müzelerin sahibi kim olmalı?

Sonuç olarak, yeni küresel haritada kendilerini konumlandırma rekabeti içinde olan kentleri “kültür” ve “eğlence” arasında seçim yapmaya zorlamanın gereksiz bir hata olacağı açıktır. Önemli olan, değişen dengeler içinde önceliklere sahip çıkmak ve değişimi, kültürün gelişimine katkı sağlayacak şekilde yönlendiren bütünleşik süreçler tasarlamaktır. Müze adalarının kamusal mekan olarak tanımlanmaları ve bu mekanın öznesinin kamu, diğer bir deyişle, halk olarak meşrulaştırılması öncelik olmalıdır. Dengeyi sağlamak ise devletin sorumluluğundadır, ancak, devletin kültürel kurumlar ve halk ile sorumluluğunu paylaşması gerekmektedir.

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Locations of visitors to this page

Free Web Counter
Free Web Counter