butterlies-r-free

Sunday, November 29, 2009

Political movie society presents - VI Latin America

La Zona, Rodrigo Pla, 2007

Residents of an enclosed neighborhood in Mexico and the hunting of "outsiders".



City of God, Fernando Meirelles, 2002

Labels: , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

political movie society presents - V Middle East

Lemon Tree "Etz Limon", Eran Riklis, 2008

The story of a Palestinian woman defending her lemontree field in the edge of Israelian Shame Wall construction.



Waltz with Bashir, "Vals im Bashir", Ari Folman, 2008

An Israeli film director interviews fellow veterans of the 1982 invasion of Lebanon to reconstruct his own memories of his term of service in that conflict.

Labels: , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Political movie society presents - IV Middle East

Political movie society presents - IV:
Children, War, Poverty, Hatred, Religion, Movies

The Kite Runner, Marc Foster, 2007



For previous movies:
http://butterfly-x.blogspot.com/2009/02/children-war-movies.html

Labels: , , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, November 10, 2009

Atatürk Öldü, Biliyor musun?

Atatürk öldü,
biliyor musun?

on kasımlarda ayrı bir umutla doluyorum..
ne eşsiz bir ülke.. ne eşsiz bir adam.. ne eşsiz bir halk..
saat dokuzu beş geçe tam o anda tüm yurtta benim gibi birilerinin de sadece bir tek şeyi düşündüğünü hissetmek.. sokakları çınlatan o tüyleri ürperten siren sesiyle uyanın demek.. tek vücut olmak.. tek akıl olmak..
hiçbir zorlama olmadan, yasa/yönetmelik olmadan insanların sadece kendi vicdanları ile gökyüzüne bakarak saygı duruşunda bulunduğunu görmek.. çöpçüsünden tır şoförüne, öğrencisinden öğretmenine, iş adamından sahilde spor yapan kadınına..
eleştiriyorlar hala duvarlarımızda asılı atatürk portlerini veya bahçeleri süsleyen büstleri.. bizim ne büste ne porteye ihtiyacımız var.. biz her on kasımda saat dokuzu beş geçe kendi büstümüzün önünde saygıyla eğiliyoruz.. umut doluyoruz.. yalnız olmadığımızı bir kez daha hissediyoruz.. her on kasımda saat dokuzu beş geçe insanlarımı görünce sokaklarda sessiz gözleri gökyüzünde ülkemin hiçbir zaman karanlığa teslim olmayacağını bir kez daha anlıyorum..
on kasımlarda ayrı bir umutla doluyorum..

Mutlaka bak:
http://video.milliyet.com.tr/Ataturk-oldu-biliyor-musun_1_32755.htm?auto=1

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, September 15, 2009

The Shine: David Helfgott

It was the year of 1996. I met one of the most extraordinary figures of life: David Helfgott.. And his Rachmaninoff and his "shine" (by Scott Hicks). I still keep one of the writings on this movie and on this great man: Ahmet Altan's "Third Piano Concerto". This article affected all my life as the movie itself. Everytime i touch to my piano, i still remember "that" feeling.. And yesterday, i went to the concert of David. It felt like the next scene of the movie. He was shining and we were full of hope.

"Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı imzalı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum.

Çıplak ayaklarının altında keskin pürtüklükayalıkları, her seferinde 'belki de bu son'diyerek hissedip kendini bir uçurumdan aşağıya, bir avuç gözüken denize bırakan Amazonlar'ın o yabani çocukları gibi korkudan ürpererek bırakırım kendimi uçurumlara.

Siz bir sonsuza doğru düşmeyi bilmiyorsunuz, sonuncu kez olup olmadığını bilmeden ciğerlerinize doldurduğunuz geniş bir solukla, gözleriniz serin bir rüzgarla yanarken, dimdik korkuyla ve şehvetle titreyerek bir uçuruma uçmayı bilmiyorsunuz siz.

Hayatınız kıymetli, hayatınızdan daha kıymetli bir şeyiniz yok çünkü.

Koynunuzda altı imzalı boş mukaveleler taşıyorsunuz, küçük bir kumarbazın işaretli kağıtları dağıttığı gibi dağıtıyorsunuz onları ve her seferinde kaybediyorsunuz bütün küçük kumarbazlar gibi.

Siz o filmi gördünüz mü?

Hayatından geleceğinden, ailesinden ve aklından vazgeçmek pahasına o 'üç numaralı konçerto'yu çalan piyanistin filmini gördünüzmü siz?

Rachmaninov'un 'üç numaralı piyano konçertosunu' Rachmaninov'un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, 'çalarken ruhuma dokundunuz'dedirten ve sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, 'piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak 'üç numaralı konçertoyu' çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi?

Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu? Gizlilerde bir yerde böyle bir soru saklıyor musunuz; bir gün lazım olur da belki sorarım diye, hayatınızn bir bölümünde böyle bir soru hazırlayıp koydunuz mu bir yanınıza?

Siyah smokini, bağlı olduğu baştan bağımsız ayrı bir canlı gibi kıvır kıvır uçuşan saçları ve kalın gözlükleriyle piyanonun başına gelip parçayı çalmadan önce gözlüklerini çıkartarak keskin bir bıçak gibi simsiyah parıldayan piyanonun üstüne koyan genç çocuğun, dokunduğu her notayla geleceğinden ve hayatından bir parçayı tuşlara bıraktığı o konserde, olağanüstü bir duyarlılıkla çaldığı parçanın bitiminde kendisini ayakta alkışlayan kalabalığın önünde selam verirken yıkılıp kalıvermesini görmelisiniz.

Bir insanın hayatından kıymetli ne var ki, onun uğruna, bir piyano parçası için hayatını veriyor diye sormalısınız.

Ruhunda ve aklında ne varsa, hepsini son katresine kadar 'üç numaralı konçertonun'ışıltılı tınılarına terk eden çocuğun zaten kırılgan olan iç dünyasının, bir zümrüdüanka yumurtası gibi çatlayıp kendi içindeki büyülü kuşun üstüne çökmesini ve çocuğun o parçayı çaldıktan sonra on yedi yılını akıl hastanelerinde geçirmesini anlamak zor, eğer hayatınızda daha kıymetli birşey yoksa.

Sizin hayatınızda çalmak için uğruna hayatınızı vereceğiniz bir 'konçerto'yok mu?

'İşte bunun için yakarım geleceğimi' dediğiniz bir parça bulunmuyor mu repertuarınızda?

Yoksa eğer bu, hayatınızda hayatınızdan daha kıymetli bir şey bulunmuyor demektir.

Kolay anlaşmalar yaparsınız o zaman.Budalalar karşısında susar, zorbalar karşısında eğilirsiniz.

Koşumları yalandan, kırbacı çıkarcılıktan yapılmış arabalara koşulursunuz siz de.

'Hayır'demeyi unutursunuz.

Herkese dağıtısınız o lanet olasıca boş mukavelelerinizi.

Katiller efendiniz olur, sahtekarlar padişahlık taslar size, kulaklarınız artık hiçbir müziği duymaz, ruhunuz kayalara çarpıp terk edilmiş eski bir gemi gibi yosunlanıp çürümeye koyulur ve ortak bayağılıkların içinde atarsınız kulaçlarınızı.

Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır.Taşınması zor bir yük olur.

O boşluğu saklamak için siz de başlarsınız yalanlara, ne kadar boşalırsa hayatınız o kadar çok yalan söyler, cakalanırsınız ve boş bir hayatı taşımanın aslında nasılda büyük bir akıllılık olduğunu anlatmaya koyulursunuz.

Biliyormusunuz, romantiklerin sonuncu büyüğü denilen Rachmaninov, besteciliğinin yanı sıra çok da önemli bir piyano virtüözüydü, çocuk yaşında saraylarda konserler vermeye başlamıştı.Dokuz yaşındayken gittiği bir asilzade konağında çaldığı bir parçanın orta yerinde daha etkileyici olmak için esas çarpıcı akoru basmadan önce ellerini tuşların üstünden kaldırıp biran beklemişti ve o sırada müzikten pek de anlamayan yaşlı bir kontes çocuğun parçayı unuttuğunu sanıp şefkatli bir sesle, 'istersen daha iyi bildiğin birşey çal' demişti.

Daha iyi bildiğiniz birşey çalmak istermisiniz yaşlı konteslerin şefkatine sığınıp? Yoksa müzikten anlamayanların şefkatini reddedebilecek misiniz?

Uğruna geleceğinizi mahvedeceğiniz, akıl hastanelerine, hapishanelere, sefaletlere düşeceğiniz bir 'üç numaralı konçertonuz' var mı?

'Ben bunu çalacağım'dediğiniz bir parça.'Bunu çalacağım ve başka da birşey çalmayacağım'dediğiniz bir konçerto için kamaşıyor mu yüreğiniz, parmaklarınız kıpır kıpır oynaşıyormu içinizde?

'Hayat bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' deyip vuruyormusunuz hayatın akorlarına, konçertonun bir ucundan girip öbür ucundan ter içinde ve çıldırarak çıkıyor musunuz?

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim.

Bir yazı, bir aşk, bir isyan.

Belkide bu son kez diyerek Amazon'un o yabanıl çocukları gibi her yanımda kayaların keskin pürtüklerini hissederek bırakacağım kendimi bir uçurumun dibinde küçücük gözüken denize, gözlerim rüzgardan yanacak ve şehvetle titreyecek içim.Suya çarptığımda ince bir ok gibisaplanacağım derinlerine ve eğer çıkabilirsem yeniden suyun üstüne, ıslak sakallarımla gülümseyeceğim ve edepsiz bir oğlan çocuğu gibi övüneceğim size 'hayatımda daha kıymetli şeylerim var' diye.

Şayet sizde gülümserseniz, çırılçıplak ve baştan aşağıya ıslak tutacağım ellerinizi, 'çalın'diyeceğim, 'çalın şu üç numaralı konçertoyu'.

Bir uçurumdan uçarak basacaksınız tuşlara.Ter içinde ve çıldırmanın kenarında dolaşarak, sevişir gibi hayatı yakıp bir hayatı doğuracaksınız.
Bütün mukaveleleriniz parça parça olup kuş tüyleri gibi savrulacak havaya.

Hayatla yaptığınız bütün anlaşmaları yırttığınızda ve 'başka birşey çalmayı'reddettiğiniz de, işte o zaman anlayacaksınız belki de hayatın ne olduğunu.

Ve piyanistin, bir canavarı yutup çıldıran o çocuğun, niye o 'üç numaralı konçertoyu'çaldığını.
"

Ahmet Altan, Milliyet Gazetesi, 1996


Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Saturday, August 08, 2009

Prizren: Merhaba Rumeli!

Merhaba Rumeli!

Siz hiç, açık havada, ayaklarınızın altından nehir akarken film seyrettiniz mi?
Ben dün seyrettim.
Prizren’in açık hava müzesini andıran tarihi dekorunda, serin bir yaz gecesinin mehtabı altında, Akdere üzerine kurulmuş bir platformda belgesel izlemenin keyfini tattım.
Kosova’nın Priştina’dan sonraki ikinci büyük şehri olan Prizren’e, belgesel festivali “Docufest”in jüri üyesi olarak geldim.
Çok görüp geçirmiş bu küçük şehrin, normalde kullanılmayan bir tanecik sineması var. Ama Kosovalı gönüllüler festival için kentin her köşesini sinema haline getirmişler.
Bahçelerde, dere boylarında kurulu perdelerde, tahta iskemleler üstünde, çevrede salkım saçak toplaşmış biletsiz seyircilerle, hem çocukluğumuzun açık hava sinemalarının unutulmaz sefasını anımsıyor, hem Avrupa ve Balkan sinemasının en yeni belgesellerini izliyoruz.
* * *
“Osmanlı neydi”yi merak eden, ilkin Prizren’i görmeli...
Kent merkezi sayılan Şadırvan’da dolaşmalı; Terzi mahallesini, Muhacir’i, Körağa’yı, Tuzsuz’u turalamalı, kaleye tırmanmalı, Mehmet Paşa Hamamı’na göz atmalı, 500 yıllık Bayraklı Camii’nde namaz kılmalı...
Kentin Arnavut kaldırımlarında, dar sokaklara kurulu iki katlı beyaz kerpiç evlerin arasında dolaşırken “celdim, çittim” diye güzelim bir Türkçe konuşanlara kulak kabartmalı...
Düğün musakkasını, kuzu gömlek sarmasını, Paşa köftesini, etli biber dolmasını tatmalı...
Osmanlı’nın belki de en iyi korunmuş bu mirasçısında, bir arada yaşamanın sırları ve sınırları üzerine kafa yormalı...
* * *
Sadece Türkçe konuşarak gezebileceğiniz bir kent burası... Arnavut bakkal, Sırp taksi şoförü, Boşnak terzi “Günaydın”ınıza “Günaydın”la karşılık veriyor.
Ama Kosovalı Türkler de Arnavut komşusunun selamını onun diliyle cevaplıyor. Böylece bu tarihi şehir, herkesin birbirinin dilini konuştuğu, derdini paylaştığı, dinine hürmet ettiği zengin bir kolaj haline geliyor.
Dünyaya bir arada yaşam örneği olabilecek bir kolaj...
Ama aynı deneyim bize, kışkırtıldığında bu eşsiz gökkuşağının nasıl bir depremin fay hattına dönüşebileceğini, birbirinin bahçesinde çamaşır kurutan, çocuklarını aynı sınıflarda okutanların nasıl bir anda birbirlerine kıyasıya düşman hale getirilebileceğini de kanıtlıyor.
Bu yönüyle hem cennetin krallığını yaşamış Kosova hem cehennemin karanlığını...
* * *
78 yaşındaki Ziynet Şilik ikisini de görmüş bunların...
Osmanlı’nın çekilişine, o trajik Balkan göçüne yetişememiş, ama Halveti dergâhının karşısındaki 450 yıllık evinin penceresinden, ikinci harpte şehrin işgal edilişine şahit olmuş. Sonra Partizanların devrini, Yugoslavya’nın dağılışını, Sırpların tırmanışını yaşamış.
“Miloş”un birlikte yaşamı torpilleyişini, komşunun komşuya düşman edilişini, NATO bombardımanını, Türk askerinin alkışlarla şehre gelişini, Sırp komşularının şehri terk edişini görmüş.
Şimdi Tito devrini özlüyor; ama çoğu Kosovalı gibi uydu anteninden Türk televizyonlarını, “Elveda Rumeli”yi, “Acı Hayat”ı izliyor. “Mehmetçik FM”den Türkçe şarkılar dinliyor.
* * *
Bağımsızlıklarına ilk omuz veren Türkiye’ye karşı hem büyük sevgi var burada; hem de büyük beklenti...
Osmanlı’nın 500 yıl hükmettiği, dilini “medeniyet dili” olarak benimsettiği Kosova’da halkın çoğunun konuştuğu Türkçe resmi dil olmaktan çıkmıştı.
Şimdi Türkiye, yıllar önce acılar içinde “Elveda” dediği Rumeli’ye şimdi sadece askeriyle değil, yatırımıyla, ihraç mallarıyla, restorasyon projeleriyle, sanatı, kültürü, radyosu, televizyonu, okulu, kursuyla yeniden “Merhaba” diyor.

Can Dündar
Milliyet / 8 Ağustos Cumartesi 2009

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Sunday, August 02, 2009

Zencefil / Ginger


Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Tuesday, July 14, 2009

Nabucco and Babel Hanging Gardens

13 Temmuz 2009 Pazartesi günü hükümetler arasında imzalanan anlaşmayla başlayan NABUCCO boru hattı projesi'nin benim için en ilginç yanı adı idi. Bu merakamı giderdim en sonunda:

Nabucco, Chaldea hanedanından Babil kralının adı olup, özellikle tapınaklar, yollar, sulama kanallarının yanı sıra karısı Semiramis hatırına M.Ö. 7. yüzyılda Babil'in asma bahçelerini inşa ettirdiği söylenen II. Nebukadnezar'ın diğer bir adı.

Bir de,
Nabucco, Verdi'nin 1841 tarihinde tamamladığı yahudilerin Babil’den kendi yurtlarına geri dönüşünü anlatan eseri. Ayrıca, Verdi’ye ilk büyük başarısını getirmiş.

II. Nebukadnezar, imparatorluğun sınırlarını Suriye'den Mısır'a dek genişletmiş (M.Ö. 605) ve Kudüs'ü almış (M.Ö. 587). (Babamdan öğrendiğime göre) o dönemde Kudüs'te yaşayan doktorlar, bilim adamları Babil'e getiriliyorlar.. Ve Tevrat'ta yer alan bilgileri de Babil'de Sümer yazıtlarından öğreniyorlar. Geri dönüp Sümer yazıtlarından kendi dinlerinin temelini oluşturuyorlar..

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Claudia Haas’ın ardından Müze Adaları için Çıkarımlar

Yeni Mimar, Temmuz 2009:
Claudia Haas’ın ardından Viyana’dan İstanbul’a Müze Adaları için Çıkarımlar
Zeynep Günay

1990’larla beraber kültürün kentsel gelişme ve mekansal yeniden yapılandırma stratejileri için gündem oluşturmaya başlaması ile yerel yönetimlerin müzelerden beklentileri fazlasıyla büyüdü. Müzelere olan ilginin artması ile birlikte, müzelerin “21. yüzyılın alışveriş merkezi” olma durumu ise toplumun büyük bir kesimini rahatsız eder konuma geldi. Bu rahatsızlığın kökeninde, müzenin bir kültür mekanı olmasının ötesinde hızla bir eğlence ve tüketim mekanına dönüşmesi tehlikesi/endişesi yatıyor. Dönüşümle beraber müzenin yeni rolünün ve kullanıcılarının ne ve kimler olması gerektiği ile ilgili aydınlatılmayı bekleyen sorular gündeme taşınıyor. Viyana Müze Adası (The MuseumsQuartier Wien) ise, İstanbul’da Topkapı Sarayı ve yakın çevresi için tasarlanan Sur-i Sultani Müzeleri Stratejik Planı’nın gündeme geldiği bu günlerde yukarıda bahsedilen soruların tartışılabileceği bir örnek teşkil ediyor. Ben de Santral İstanbul’da 19 Haziran 2009’da gerçekleştirilen Müze ve İletişim Konuşmaları kapsamında “Viyana'nın Müze Meydanı ve İzleyicileri - Bir Başarı Öyküsü” başlıklı konuşmasında Viyana Müze Adası’nın kuruluş ve gelişim sürecini anlatan, Müze ve Kültür Kurumları Danışmanı, LORD Cultural Resources İmtiyazlı Ortağı ve Viyana Müze Adası’nın önemli kurumlarından olan ZOOM çocuk müzesinin kurucusu Dr. Claudia Haas ile müzelerin değişen yüzünü konuşmak üzere biraraya geldim.

Viyana, 1990’larda orta Avrupa’da yaşanan politik dönüşüm, Avusturya’nın Avrupa Birliği’ne üyeliği ve devamında genişleme süreci ile birlikte bölgede gelişen rekabet ekonomisinin başlıca aktörlerinden biri haline geliyor. Küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan dönüşüm eğilimleri, Viyana’nın bu rolünü koruması için kent profilinin ve vizyonunun yeniden tanımlanması gereksinimini yaratıyor. Avrupa Birliği fonları ile de desteklenen bu yeniden tanımlanma sürecinin en önemli parçalarından birini, 2003 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen tarihi kent merkezi Hofburg’da yer alan ve kentin kültürel mekanlarının bir uzantısı olarak planlanan Viyana Müze Adası oluşturuyor.

Anafikri, Avusturya kültür peyzajının demokratikleştirilmesi, yeni bir kültür mekanı yaratılması ve kültürel katılımın artırılması olan Viyana Müze Adası’nın ilk adımları aslında 1920’li yıllarda atılıyor. Sergileme ve depolama alanı olarak kullanılan ve köhneme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılan, kentin en önemli uluslararası ve ulusal miras alanlarından olan barok kraliyet ahırlarının, içindeki 19.yüzyıldan kalma endüstri yapılarıyla beraber yeniden işlevlendirilmesi ve kente kazandırılması fikri ilk ortaya çıktığında, alan için öncelikle alışveriş merkezi ve otel gibi farklı kullanımlar düşünülüyor. Kentin potansiyelini yeniden keşfeden yerel yönetimlerin piyasalaşma sürecinde tarihi kent merkezini gayrimenkul sektörüne tahsis etmesiyle tartışmaların hız kazandığı bir dönemde, 1989 tarihinde bir mimari yarışma açılıyor. Viyana Müze Adası, yarışmayı kazanan Avusturyalı mimarlar Ortner & Ortner’in, alanı bir müze kompleksine dönüştürme projesi ile hayata geçiriliyor. Müze Ada’sının mimari formu veya tarihi kent merkezi ile bütünlüğü gibi konularda medya grupları, korumacılar, akademisyenlerin başı çektiği tartışmalar sonucunda, proje birkaç kez değiştirilip 2001 tarihinde bugünkü şeklini alıyor.

Bugün dünyanın en büyük on kültür kompleksinden biri olan ve 145 milyon avroya malolan Viyana Müze Adası, 60.000 metrekarelik kullanım alanına sahip. Kırkı aşkın kurumun yer aldığı adanın önemli kurumları arasında Leopold Museum, the MUMOK (Museum of Modern Art Ludwig Foundation Vienna), the KUNSTHALLE, the TanzQuartier, Quarter 21 ve ZOOM yer alıyor.

Müzefili vs. Müzefobi? Claudia Haas yerel yönetimlerin kültüre ve özellikle müzelere artan ilgisinin, diğer bir deyişle “müzelerin yeniden keşfinin” nedeni olarak dünyada ve Avrupa’da kentlerin rekabete ve dolayısıyla turizme odaklı olmasını gösteriyor. Turizm, günümüzde kentler için en önemli gelir kaynağı ve Haas’a göre turistlere sunacak bir şeyiniz yoksa rekabet edemezsiniz. Bugünün turistleri, müzelerden çok fazla şey bekliyor. Günümüzde turistlere sadece koleksiyonları görmek yetmiyor; iyi yemek yemek, iyi alışveriş yapmak ve kaliteli zaman geçirmek istiyorlar. Amaç, rekabet avantajını turistlerin ihtiyaçlarını karşılayarak kullanmak, diyor Haas. Çünkü ona göre bir müzenin başarısı çektiği turist sayısı ile ilişkili. Bu yüzden de politikacıların, eğer akıllılarsa (!), müzelerin sahip olduğu kapasitenin farkına varmaları gerektiğini ekliyor. Dönüşümden rahatsız olan kesim için Haas, eğlenceye olan eğilimin bu kadar korku ve endişe yaratmaması gerektiğini söylüyor: Kentlerin karşı karşıya kaldığı rekabet baskısının benzeri, müzeler için de geçerli. Müzeler, rekabet (/daha çok turist çekmek) için daha iyi koleksiyonlar, daha iyi programlar, daha iyi etkinlikler sunmak zorundalar. Müze koleksiyonlarının böyle bir ortamda öneminin ve önceliğinin azaldığı yargısı doğru sayılabilir; ancak unutmamak gerekiyor ki müzecilik pahalı bir iş ve müzeleri ayakta tutan yan gelirler.

Kentin özneleri vs. Kentin ziyaretçileri? Rekabet ve yeniden yapılandırma stratejilerinin, Korhan Gümüş’ün deyimiyle “kentin özneleri” yerine “ziyaretçilere” göre tasarlanması ile ihtiyaç ve beklenti piramitlerinin tersyüz olması doğal. Müzelerin en önemli sorumluluklarından biri, kentin öznelerini (halkı) kendi kimlikleri ile buluşturmak ve onlara eğitim ve bilgilenme, dolayısıyla aydınlanma olanağı tanımaktır. Bu yüzden İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ulusal müzelere giriş bedavadır ve bu yüzden müzeleri daha önce kullanmamış kesimin çekilme oranı, müzelerin başarısı için değerlendirme ölçütü olarak kabul edilir. Viyana Müze Adası’nın da en önemli başarılarından biri genciyle yaşlısıyla, alt gelirlisiyle üst gelirlisiyle, Viyanalılar için yeni bir çekim merkezi, buluşma ve paylaşım mekanı yaratma şansını yakalamış olması. Ancak Haas, toplumsal sorumluluğun Viyana örneğinde başarı ile işletilemediğini söylüyor. Buna bir örnek 8000 gencin “kamusal mekanı kullanma haklarını” savunmak üzere başlattıkları protesto ile gündeme geldi. Geçen yıl turist sayısının 3,5 milyona ulaştığını belirten Haas, bu rakamın neredeyse %60’nın sadece Müze Adası’nda yaratılan kamusal mekanı kullandığını belirtiyor. Buna karşın Müze Adası Yönetimi, bu potansiyelin kurumlara yansımaması nedeni ile kamusal mekanda yeme-içmeyi yasaklıyor ve yanlarında yiyecek getiren iki genci kovuyor. Bunun üzerine kovulan gençlerin başlattığı protesto, 8000 gencin Viyana Müze Adası’nda eyleme geçmesiyle son buluyor. Başlıklar heyecan verici: “Burası, bizim oturma odamız!”.

Ada vs. Ötesi? Kentsel gelişme ve yeniden yapılandırma stratejilerinin başarısında en önemli unsurlardan biri “iletişim”: aktörler arası iletişim, kullanıcılar arası iletişim, kurumlar arası iletişim, kurumlarla kullanıcılar arası iletişim, kent parçaları arası iletişim, vb. Haas’ın tanımladığı ve Viyana Müze Adası’nın misyonunda da belirtildiği üzere, kentin diğer kültürel mekanları ile bağlantı sağlanması, yeni ve yenilenen mimarinin kombinasyonunun sağlanması, kültürel çeşitliliğe dayalı deneyselliğe ve değişime açık mekan yaratılması, kültürel mekanın yönetiminde otonom ancak bütünleşik ve yaratıcı yönetim mekanizmalarının kurgulanması Viyana Müze Adası’nın başarısı için en önemli faktörler. Viyana Müze Adası, kentin diğer kültürel mekanları ile bağlantısını, tarihi merkezde ve mevcut kültürel çekirdekte yer alması nedeniyle sağlamış durumda. Bu bağlantıyı, yeni ve eski mimariyi tarihi kent merkezinde bütünleştirerek bir adım daha ileri götürüyor. Ancak, uygulama safhasına gelene dek projenin, tarihi merkeze ve bu uluslararası ve ulusal ölçekte değerli miras alanına uygunsuz yapılaşma önermesi nedeniyle yol açtığı toplumsal eleştiriler ve protestolar, ve bu protestoların yönlendirmesi ile birlikte projenin tarihi kent merkezi ile bütüncül bir yapı kazandığı unutulmamalı. Mekansal olarak sağlanan bu bağlantı, kurumlar arası iletişim ve etkileşim söz konusu olduğunda Haas’a göre yetersiz. Viyana Müze Adası ile yaratılan çekim merkezi, çevresindeki büyük ölçekli müzeler için olumlu etki yaratmış olsa da, küçük ölçekli özerk müzeler için olumlu etki yarattığını söyleyemiyor Haas. Küçük ölçekli kurumlar, yaratılan bu rekabet ortamında güçlerini kaybediyorlar. İletişimin yeterince sağlanamadığı diğer bir grup ise halk. Halk ve kurum arasında sağlanması gereken iletişim ne kadar güçlü olursa kültürel mekanın başarısı da o denli sürdürülebilir kılınmakta. Haas’a göre hedef kitlenin, proje başlamadan tanımlanması gerekiyor: Kimlerin müze adasını kullanması isteniyor? Bu grubun ihtiyaçları ve beklentileri neler? Bu grubun müzeleri kullanmasını sağlamak üzere neler sunulmalı? Dünya örneklerinde gördüğümüz gibi bunun bir yolu “odak grup” çalışmaları ve teşvikler. Kültürel mekanın yönetimi konusunda da endişelerini dile getiriyor Haas. Özerk ancak bütünleşik olarak tanımlanan yönetim modeli, devletin baskın rolü yüzünden hasar alıyor. 145 milyon avroluk toplam bütçenin %85’ini karşılayan devlet, müze kurumları üzerindeki baskısını koruyor. Kiralarını ödemek, yeni koleksiyonlar sergilemek gibi müze faaliyetleri için kendi kaynaklarını yaratmak zorunda olan müze kurumları da müzecilik dışında yan faaliyetler ve etkinlikler ile bu boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Bu noktada Haas önemli bir soruyu yineliyor: Kamusal bir mekan olan müzelerin sahibi kim olmalı?

Sonuç olarak, yeni küresel haritada kendilerini konumlandırma rekabeti içinde olan kentleri “kültür” ve “eğlence” arasında seçim yapmaya zorlamanın gereksiz bir hata olacağı açıktır. Önemli olan, değişen dengeler içinde önceliklere sahip çıkmak ve değişimi, kültürün gelişimine katkı sağlayacak şekilde yönlendiren bütünleşik süreçler tasarlamaktır. Müze adalarının kamusal mekan olarak tanımlanmaları ve bu mekanın öznesinin kamu, diğer bir deyişle, halk olarak meşrulaştırılması öncelik olmalıdır. Dengeyi sağlamak ise devletin sorumluluğundadır, ancak, devletin kültürel kurumlar ve halk ile sorumluluğunu paylaşması gerekmektedir.

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Friday, July 10, 2009

"Büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne?"

"Büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne?" demişti ya Sunay Akın.. Öyle.. bugün.. sabah.. birden ne kadar doğru söylenmiş bir söz olduğunu anladım.

Çevremizde bazen varlığının kendimiz için önemini anlayamadığımız varlıklar.. bir taş, bir çiçek ya da bir insan, artık orada olmadığında, bir daha da olamayacağını anladığımda, yani bu sabah, yani "caleee, iyi kızsın sverim seni" teyzenin öldüğünü duyduğumda, yani o teyze bu amca giderken..

Sadece bir boşluk ve işte "yalnızlık" duygusu kalan..

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Wednesday, July 08, 2009

Prizren: Forbidden Colours












Labels: , , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Sur-i Sultani: Kültürel üretim mi, tüketim mi?

Sur-i Sultani: Kültürel üretim mi, tüketim mi?
Kerem Koramaz ve Zeynep Günay
Yeni Mimar, Mayıs 2009

Son 15 – 20 yıllık süreçte, kültür odaklı kent parçalarının yaratımı günümüz kentsel gelişme stratejilerinin gündemini oluşturmuştur. “Kültür, eğlence ve yaratıcılık” ekseninde karma kültürel aktiviteler ve fonksiyonlarla kentler yeniden işlevlendirilirken yeni mekansal formlar da kazanmaktadır. “Dünya kenti”, “kültür kenti”, “eğlence kenti” ve ya “müze kenti” olma yarışında kentler, yeni küresel haritada tanımlanmalarını ve tanınmalarını sağlayacak yeni bir model arayışı içindedirler. Bu modeller, geniş kapsamlı ve planlı kentsel ve kültürel stratejiler halinde olabildiği gibi, kent parçası, sokak veya bina ölçeğinde daha parçacıl müdahaleler şeklinde de olabilmektedir. Avrupa’da Dublin Temple Bar, Birmingham Jewellery Quarter ve Milan Ticinese Textile Quarter örnek parçacıl müdahalelerden sadece birkaçıdır.

Stockholm, Amsterdam, Berlin ve Viyana’da olduğu gibi “müze adaları (museum quarters)” ise bu sürecin en yeni eylem alanını oluşturmaktadır. Çok kısa bir süre içinde müzeler ve müze adaları kentsel politikaların ve dolayısı ile kentsel ekonomi ve turizm sektörünün temel elemanlarından biri haline gelmiştir. 1970’lerin ortasında Paris Pompediu merkezinin açılışı ve sonrasında Bilbao Guggenheim, Londra Tate Modern örnekleri ile bir ivme kazanan müzelere karşı eğilim bugün bölge ölçeğinde seyretmektedir. Bu ölçeğin son yıllarda tercih edilme nedenlerinden ilki ortak altyapı kullanım şansı yaratması; ikincisi fonksiyonların görünürlüğünü ve buna bağlı olarak daha kısa zamanda daha fazla mekanın kullanım şansını artırmasıdır.

Amaçları benzer olsa da, her bir müze adası uygulaması birbirinden farklılık göstermektedir. Kentsel fonksiyonlar söz konusu olduğunda, hemen hepsi eğlence ve tüketime dayalı fonksiyonlar (alışveriş, kafe, bar, vb.) içermesine rağmen; ağırlıkları değişmektedir. Bunlara ilaveten önemli bir kısmında geleneksel kültürel üretim desteklenmektedir. Diğer bir önemli nokta ise, bu adaların “tanımlı” olması, ancak kentin diğer alanlarından soyutlanmamış olmasıdır. Yönetim söz konusu olduğunda ise farklı modeller görülmektedir; ancak çoğunluğunda merkezi yönetim ve kamusal fonlar ağırlıktadır. Bu eğilim, uygulamaların kentsel gelişme planları ve stratejileri ile ilişkilendirilmesi, ayrıca yatırımların ve önceliklerin dengelenmesi için önemli bir girdi sağlamaktadır.

Örneğin Stockholm Skeppsholm Müze Adası, 19.yy’a kadar İsveç Ordusu’nun kullanımındayken, günümüzde, Arkitektur Museet (Mimarlık Müzesi), Moderna Museet (Modern Sanat Müzesi) ve Östasiatiska Museet’i (Doğu Asya Sanatları Müzesi) barındırmaktadır. Chapman gemisi hostel olarak gençlerin kullanımına açılmıştır. Kafe olanakları da müzelerin kendi içlerinde, gelirlerini geliştirebilmesi için hediyelik ve hatıra eşya satış reyonları ile bütünleşik biçimde düzenlenmiştir. Djurgarden Müze Adası ise rekreasyon ve kültür kullanımı iç içe çözümlenmiş Stockholm’ün bir diğer müze adasıdır. 16. ve 18. yüzyıllar arasında Kraliyet Ailesi için av partisi alanı olarak kullanılan ada, önemli anıtsal yapıları barındırmaktadır. Djurgarden Adası’nda bulunan Skansen, İsveç’in ilk açık hava müzesi olarak 1891 yılında endüstri dönemi öncesi İsveç’in farklı bölgelerindeki yaşantıyı ve mimarlık kültürünü yansıtmak amacıyla kurulmuştur. Farklı etkinliklere ev sahipliği yapan müze, turistlere İsveç kültürünü ve sosyal yaşantısını öğretme ve bilinçlendirmenin yanı sıra, kendi vatandaşlarına özellikle özel günlerde ve bayramlarda açık alanlarını kullanma ve birarada vakit geçirme olanaklarını sunmaktadır. İsveç denizcilik tarihinde efsaneleşerek milli bir değer olarak önem kazanan Vasa Gemisinin sergilendiği ve İsveç denizciliğinin tanıtıldığı Vasa Müzesi de bu adada bulunmaktadır. Djurgarden Adası’nda yer alan diğer müzeler ve anıtlar, Rosendal Kalesi, Carl Johan Müzesidir. Adada özellikle yazları, yerel dansların ve tiyatro gösterilerinin sunulduğu tüketim alanından çok bir sosyal tesis olarak hizmet veren bir de lokanta bulunmaktadır.

Rotterdam Müze Adası ise planlı olarak geliştirilen müze adalarının ilk örneklerindendir. 1990’larda, kentin uluslararası ve ulusal imajını ve rolünü güçlendirmek için bir yerel yönetim politikası olarak eski bir park alanında geliştirilmiştir. Master planı Rem Koolhaas tarafından tasarlanan adada, Boijmans van Beuningen Museum (Sanat Müzesi), Nederlands Architectuur Instituut (Hollanda Mimarlık Enstitüsü), Kunsthal (Modern Sanat Müzesi) ve Natuurhistorisch Museum (Doğa Müzesi) bulunmaktadır. Müzelerin bulunduğu park, aynı zamanda yaz aylarında açık hava sinema ve tiyatro programları için kullanılmaktadır. Müze adasını kent merkezine bağlayan aks, kültür aksı olarak yeniden tanımlanmıştır, çeşitli kültürel tüketim fonksiyon alanlarına da (kafeler, galeriler vb.) ev sahipliği yapmaktadır.

Müze adaları ile gerçekleştirilen benzeri kültür odaklı yapısal müdahaleler, kentlerin bugün karşı karşıya kaldığı politik ve sosyo-ekonomik problemlerin çözümünde kültürün karşı konulmaz gücünü vurgulamaktadır. Diğer taraftan, ekonomi ve kültürel öncelikler arasında yaratılan dengesiz ilişki neticesinde, kültürel tüketim ve üretim arasındaki dengenin kurulması ve beraberinde yatırımın “kapsayıcılığının” sağlanmasında aksaklıklar ortaya çıkmaktadır. Müzeler gibi kentsel kültürel mekanlar, gün geçtikçe kültürel tüketime dayalı olarak geleneksel rollerinin dışında salt ekonomik bir araç olarak yeniden tanımlanma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Ekonomik önceliklerle teşvik edilen bu yatırımların kentsel gelişme stratejileri ile bütünleşik ele alınmadığı takdirde, ekonomik etkiyi beklendiği düzeyde yaratmadığı örneklerden gözlenmektedir.

Böylesi bir sürecin Türkiye’ye yansımasının son örneğini de İstanbul 2010 Kültür Başkenti oluşumu ve Topkapı Sarayı ve yakın çevresi için yapılması kararlaştırılan “Sur-i Sultani Müzeleri Stratejik Planı” oluşturmaktadır.

İstanbul’un ilk müze adası: Suri- Sultani
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında, Türkiye’nin ve hatta Dünya’nın en önemli kültür havzalarından olan Topkapı Sarayı ve yakın çevresinde yer alan kültürel kullanımların etkinliğini geliştirmek üzere yeniden düzenlenmesi gereksinimi ortaya çıkmıştır. Bu gereksinimden yol çıkan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, “Sur-i Sultani Müzeleri Stratejik Planı” kapsamında 23 Nisan 2009 tarihinde İngiliz Metaphor firmasıyla sözleşme imzalamıştır. Avrupa Kültür Başkenti 2009 Programı içeriğinde yer aldığı şekliyle proje, Sur-i Sultani bölgesinde planlama ve stratejik geliştirme yoluyla “kültür koruması” yaklaşımı ile yeni bir kamusal alan ve müzeler parkı yaratılmasını ve Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Aya İrini Müzesi ve Darphane-i Amire gibi kültür yapılarının dünya standartlarına kavuşturulmasını hedeflemektedir. Stratejik plan çalışmalarının, Ocak 2010’da tamamlanması kararlaştırılmıştır. 2010 yılında plan kapsamında geliştirilen çalışmaların sergilenmesi ve kamuoyunun görüşlerine sunulması hedeflenmiştir.

Planın kapsamı ve yapılacak değişimler konusunda henüz resmi bilgi ve belge bulunmamasına rağmen, konuyla ilgili otoritelerin doğrudan açıklamaları bulunmaktadır. Türkiye’de müzecilik anlayışında bir ilk olarak stratejik planın hazırlanacağını vurgulayan 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Eyüp Özgüç, Sur-i Sultani bölgesinde yer alan mekanların birbirleriyle ilişkilendirileceğini ve ziyaretçi ve koleksiyon yönetimi gibi kalıcı çözümlerin geliştirileceğini belirtmektedir. Örgüç, ayrıca, geliştirilen planla müzelerin eğitim işlevine dikkat çekmektedir (1). Bölgeyi ziyaret eden turistlerin büyük çoğunlukla Topkapı Sarayı’na yönlendirildiğini belirten 2010 Kültürel Miras ve Müzeler Direktörü Suay Aksoy, turist yükünün Sur-i Sultani’nin bütününe dağıtılması gerektiğini savunmaktadır. Geleneksel koruma, sergileme ve toplama fonksiyonlarının yanı sıra çağdaş müzecilik anlayışıyla “eğitim ve iletişim” fonksiyonlarının da planda hedeflendiğini belirtmektedir (2). Avrupa Kültür Başkenti 2009 Programı’nda Topkapı Sarayı Müzesi’nin saray-müze olarak yeniden kurgulanacağı, Gülhane Parkı’nın tarihsel bağlamına uygun “yeşil bir kamusal alan” olarak düzenleneceği belirtilmektedir.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri ve Kültürel Miras ve Müzeler Direktörü’nün açıklamalarından “Sur-i Sultani Müzeleri Stratejik Planı”nda yer alan uygulamaların akılcı ve yenilikçi değişimler sunacağı düşünülmektedir. Ancak, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın açıklamalarından plan kapsamında henüz kamuoyuna yansımamış olan ve tartışma yaratması muhtemel bir takım uygulamaların da gündeme gelebileceği görülmektedir (3). Aya İrini, Topkapı Sarayı ve Ayasofya’nın kokteyl mekanı olmaktan kurtarılıp, devlet için prestij konusu olan etkinliklere açılacağını öngören Günay, şu anda koordinatörlüğünü Tarih Vakfı’nın üstlendiği Darphane’nin, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) koordinatörlüğünde sergi alanı olarak yeniden düzenleneceğini, matbaa ve lise binaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerine ait depoların ise, depo ve sergi alanı olarak yeniden işlevlendirileceğini belirtmektedir. “Sur-i Sultani Müzeleri Stratejik Planı”nın uygulamalarından biri olarak kültür ve müze dışı kullanımların alanda düzenlenmesi, planın tartışmaya açık unsurlarından biridir. Örneğin, Karakol Binası’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da ortak olduğu Uluslararası Kongre İşletmeciliği Şirketi’nin (UKTAŞ) sponsorluğu ile pastane ve dinlenme alanına, Zuhrevi Hastalıklar Hastenesi’nin butik otele ve Gülhane Hastaneleri kompleksinin de yeme içme mekanına dönüştürülmesi, kamusal alan olarak günümüzde önem taşıyan Topkapı Sarayı ve yakın çevresinin turistik faaliyetler adı altında tüketime dayalı salt gelir getirici kullanımlara dönüştürülmesi hedefini ortaya koymaktadır.

Değerlendirmeler
İstanbul 2010 Kültür Başkenti içinde kamuoyuna yansıyan tartışmalar bir yana, İstanbul için geliştirilecek kültür programı ve yönetimi konusunda tüm İstanbullular heyecanla beklemektedir. Kültürel yatırımların desantrilize edilerek tüm İstanbul’a yayılması beklenirken, tarihi kent merkezinde de kültürel altyapının geliştirilmesi kaçınılmazdır. Değişen kültür odaklı planlama anlayışı ile İstanbul’un tarihi kent merkezinde yer alan komplekslerin her birinde, çeşitlilik kazanan kullanımların ve özellikle, kültür, bilim, eğitim ve iletişim öncelikli kamusal etkinlikler önem kazanmaktadır.

Müzelerin ve müze adalarının düzenlenmesindeki amaç, kent ve ulus kültürünün yanı sıra evrensel kültüre hizmet edecek unsurların etkileşimli akademik ve popüler platformlarda tanıtımı ve eğitimin desteklenmesi olmalıdır. Bu amacın yerine getirilmesi, stratejik geliştirme programlarıyla kapasiteleri geliştirilecek olan bu özel bölgelerde, özellikle kentin kamusal ve sosyal yaşantısına katılımın desteklenmesi ve kentin tüketimden çok evrensel kültür alanında ön plana çıkarılması fırsatını sunacaktır. Göz ardı edilmemelidir ki bir projenin başarısı yerel halk ve onun kültürü ile ne ölçüde ilişki kurduğu ile ilintilidir.

Topkapı Sarayının bahçesinde hastanenin bulunmasından ve 18 yıldır kendi tabiriyle mezbelelik durumuyla lojman olarak kullanılan Karakol binasından yakınan Kültür ve Turizm Bakanı, tarih boyunca saltanat ve devlet kurumlarıyla önem kazanan Sur-i Sultani bölgesinde, ne yazık ki kimliksiz salt tüketime dayalı bir turistik park yaratma düşüncesinden yola çıkarak hastane binasını otele ve karakol binasını da pastaneye dönüştürmekle, yüreklerimize endişe salmaktadır.

Dolayısıyla, İstanbul gibi dünya kenti ve Avrupa Kültür Başkenti olma iddiasıyla yola çıkan bir kent için projede önerilen işlevlerin ve müdahalelerin hedeflenen kimliğe ve imaja hizmet edemeyeceği açıktır.


__________________________________
1.Yapı, 23 Ocan 2009, http://www.yapi.com.tr
2.Radikal, 9 Mayıs 2009
3.Emlak Kulisi, 21 Nisan 2009, http://www.emlakkulisi.com

Labels: ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Thursday, May 14, 2009

Galata'09


The Tower

The Seller

Musicians and Two Kid

Labels: , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Saturday, May 09, 2009

anti 50d: ilk eylemimiz ilk haberimiz



ilk eylemimiz ilk haberimiz
İstanbul Teknik Üniversitesi araştırma görevlileri bugün (8 Mayıs) Mimarlık Fakültesi Orta Bahçe’de oturma eylemi yaptı.



Bugün Orta Bahçe’de oturuyoruz çünkü,

· Zevkle çalıştığımız, öğrenci ve hocalarımızda ürettiğimiz, paylaştığımız, çok sevdiğimiz Taşkışla’da her geçen gün bazı arkadaşlarımızı kaybetmeye daha da yaklaşıyoruz,
· 2547 sayılı kanunun 50d maddesinin hukuken bir istihdam şekli olmadığını, “öğretim yardımcılığı kadrolarından birine atanabilir” ibaresinin aslında 33 maddesine referans verdiğini herkesin bilmesini istiyoruz,
· İTÜ’de de son 10 yıldır tüm araştırma görevlilerinin 50d maddesinden alınmasının bir yönetim kararı hatası olduğunu söylemek ve yapılan bu yanlış uygulamanın geri alınmasını talep ediyoruz,
· Akademik kriterleri karşılamayan merkezi bir genel yetenek sınavı ile araştırma görevlisi alınmasının akademik özerkliğe aykırı olduğu kadar üniversitelerimizin entelektüel ve akademik düzeyinin de büyük ölçüde gerilemesi anlamına geleceğini hatırlatmak istiyoruz,
· Üniversitenin geleceğini ilgilendiren bu kararların akademik ortamda alternatifler üretilmeden YÖK tarafından demokrasiyi hiçe sayan bir tavırla dayatılmasını kınıyoruz,

Hakkımızı savunmamız ve daha iyi bir akademik ortamının yaratılması için hocalarımızın ve öğrencilerimizin yanımızda olmasını istiyoruz.

İTÜ Mimarlık Fakültesi Araştırma Görevlileri

Labels:

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Friday, April 10, 2009

İ. Melih Gökçek'in Yapamadıkları

Gökçek'in "yapamadıklarım, yaptırmadılar" destanı için bknz.

"15 yıllık belediye başkanlığım döneminde siz değerli Ankaralılara söz verdiğimizden çok daha fazla projeyi hayata geçirdik. Gerçekleştiremediğimiz projelerimizin önüne CHP’li Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz’ın avukatı ve adaşı olan Muzaffer Yılmaz’ın kurmuş olduğu Çağdaş Yaşam Derneği, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası karşı çıktı. Maalesef CHP’li belediyeler, onlarla birlikte hareket eden odalar ve dernekler hizmet yapmadıkları gibi hizmet etmek isteyenlere de engel olmaktadırlar. Hemşerilerimizin bu tür engellemeler ile siyasi rant kazanmayı planlayanlara seçimlerde, sandıkta en güzel cevabı vereceğinden şüphem yoktur.
Saygı ve sevgilerimle

Melih GÖKÇEK"









Labels: , ,

------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------

Locations of visitors to this page

Free Web Counter
Free Web Counter